| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Edebi, Sanatsal ve Kültürel Yazılarım

ÖĞRENEMEDİM…(Şiirlerim)

            

Dünyaya akıl erdiremedim

Bal ile acı kardım olmadı

İçine ceviz koydum kanmadı

Ne susam, ne şeker, tat bulmadı

Yolum son buldu, soran olmadı

Bu nasıl dünya, öğrenemedim

Gülenler vardı, bense seyrettim

Daha yolun başında kaybettim

Sardı acılar, sevgi hayalim

Kahpeymiş dünya, nerden bileyim?

Sahteymiş aşk, üç pula vereyim..

Bu nasıl dünya, öğrenemedim.

Sevda denen şey, sönmez ateşmiş,

Yakar kavurur da, hiç tükenmezmiş

Yetimlerin yüzü, hiç gülmezmiş,

Analı, babalılar bilmezmiş…

Gariplere dünya, cehennemmiş,

Bu nasıl dünya, öğrenemedim.

 

 

 

 

12. 05. 2005

Suat TUTAK

YAŞANANLAR ANLATILAMAZDI.(Bölüm-4) ( Ö Y K Ü )

                                      ( Ö Y K Ü )



Bir çeşit açlıktı onlarınki. Gençlik yıllarını dilediklerince, sevdikleri kişilerle birlikte yaşayamamışlardı. Ömürleri çoğu konuda anlaşamadıkları, uyumsuz eşlerle gelip geçmiş, yaşanmış sayılırdı. Oysa o yıllar onlara göre, yaşanmamış yıllardı. Boşa harcanmış yıllardı… İki yanan vücut bu duygularla birbirine sarılıyor, o yaşanmamış yılların boşa giden yıllarını, şimdi yeniden yaşamak ister gibiydi…

Kumsaldaki çılgın sevişme saatleri sonunda yorgun bir halde uzandıkları yerden, başlayan gecenin parlak yıldızlarını, birbirlerine sarılıp sarmaş dolaş seyrettiler. İki çıplak vücut ne doyumsuz hazlar, zevkler yaşamıştı, birkaç saattir. Bu zevklerinin bir saati bile koca bir ömre değerdi. Bayan ömrünce böyle doyumsuz aşklar tatmamıştı. Çünkü şuan kollarında olan erkek, değer verdiği, sevdiği, arzu ettiği her tür zevki ona tattıran bir erkekti. Sevgiliydi… O mutlu anlarında arzular ve zevklerden uçup, tatmin olurken erkeğinin kulağına çok özel sözler de söylemişti. Bunlar yaşamı boyunca kimseye söylemediği özel sözlerdi Çok özel saatler yaşıyordu her ikisi de.

Saatler ilerlemiş, vakit bir hayli geç olmuştu. Çıplak vücutlar sahilin keskinleşen akşam rüzgârıyla üşümeye başladılar. Bayan:

_ Canımsın benim. Senin kollarının arasından hiç ayrılmak istemiyorum ama üşümeye başladım. Acıktığımı da hissediyorum. Haydi, giyinip içeriye girelim. Birer duş alıp tuzlardan, günün yorgunluğundan kurtulalım, dedi. Adam da:

_ Haklısın. Serinlik soğuk gelmeye başladı. Bende hissettim. Gel içeriye geçelim, dedi.

Kumsaldan doğrulup sahilde çıkardıkları giysilerini giydiler. Eve dönüş yolunda tekrar sarılıp, birbirlerine kenetlendiler. Uzun uzun öpüştüler. Kadın:

_İçeriye girelim Ben çok açım. Bir şeyler hazırlayıp yiyelim. Sen aç değil misin? Dedi.  Adam:

_ Açım. Hem de bir kurt kadar açım amma senin açlığın ağır basıyor… Sana doyamıyorum. Bunca yılım boşa gitti. Onları geri almalıyım, deyince Bayan:

_ Lütfen, çılgınlık yapma. Kendine gel… Zaman içinde o boşluğu doldurursun. Bu acelen ne? Onca yıl, kısacık 2–3 güne, birkaç saate nasıl sığdırılır? Haydi, gel eve gidelim… Burası sayfiye yeri. Her an birileri görebilir, dedi. Adam:

_  Tamam, tamam… Gidelim, diye cevap verdi. Ardından bayanı kucaklayıp eve doğru götürmeye başladı. Bayan telaşlı bir sesle:

_ Dur yapma… Şimdi düşeceğiz. Çocuk gibisin vallahi, dedi. Adam onu duymazlıktan gelip, evin kapısına kadar taşıdı. Orada öperek indirdi. Eve girdiler. Adam:

_ Duşa önce kim girecek! Sen mi, ben mi? Diye sordu. Bayan:

_ İstersen sen gir… Benim yiyecek bir şeyler hazırlamam gerek. Sonra da ben girerim, diye cevap verdi. Adam, duş almak için banyoya ilerlerken, bayan da mutfak bölümüne doğru yürüdü. Ve adama seslendi:

_ Biliyor musun? Bugün beni inanılmaz mutlu ettin. Çok hoşuma gitti. Sağ ol. İyi ki geldin, dedi. Adam:

_ Bir şey değil güzelim. Daha ne sürprizler var geride… İnanamazsın. Ama söylemem. Kadın:

_ Ne olur söyle deyip, durakladı. Adam:

_ Hayır, söylemem… Sonra gör diyerek, yoluna devam etti. Kadın gülümseyip, işaret parmağını erkeğe doğru sallayıp:

_ Ahh, sen neymişsin böyle? Seni seviyorum… Adam son sözü duyunca durakladı. Kadına döndü:

_ Ne dedin sen? Seni seviyorum mu, dedin?  Kulaklarıma inanamıyorum. Kadın:

_ Ne olmuş yani! Olmayacak bir şey mi? Seni sevemez miyim? Sevdiğimi söyleyemez miyim, diye sordu? Adam:

_ Elbette seversin… Ben zaten, ne zamandır bu sözü söylemeni bekliyordum. Sen de biliyorsun… Israr ediyordum. Söylemiyordun. Şimdi aniden söyleyince şok oldum. Gelip seni kucaklamak, öpmek istiyorum. Dünyalar benim oldu… Daha ne isterim ki? Geliyorum… Kadın, bir elini kaldırıp ona durmasını işaret ederek:

_ Hayır… Orda kal lütfen. Duşunu al. Bir şeyler yememiz gerek. Sonra… Sonra, sonra dedi. Adam:

_ Tamam, öyle olsun. Ne yapalım? O da kabul. Kadın gülümseyerek konuştu:

_ Canımsın. Bir şeye ihtiyacın olursa seslen. Ben mutfaktayım. Adam:

_ Tamam. Sesleneceğim, diyerek banyoya yöneldi. Bayan da mutfak bölümüne girdi.

İkinsinin de aklında iki – üç gün ve gecenin içinde yaşananların hesabı vardır. Gerçekten çok güzel zaman geçirmişler, o güzellik aynen devam etmekteydi. Karşılıklı sevmek, anlaşabilmek, her şeyini paylaşabilmek, ne güzel bir şeydi… Buna yatağı da, bedenleri de, duyguları da dâhil etmek. Sanırım, sonsuz özgürlük dedikleri bu olmalıydı… İkisi de güzel duyguların hayaliyle kendilerinden geçmiş gibiydiler. O anda banyodaki adam seslendi:

_ Bakar mısın güzelim… Gelir misin? Bayan:

_ Geldim canım, bir şey mi istiyorsun?

_ Evet…

_ Nedir?

_ Seni yanıma istiyorum…

_ Yapma lütfen… Geç oluyor, bırak da bir şeyler hazırlayayım… Adam:

_ Bütün gece bizim. Acelemiz mi var?

_ Sen acıkmadın galiba? Adam:

_ Acıktım elbet… Senin açlığın daha ağır basıyor. Bekleyemem…

_ Ne sabırsızsın böyle? Adam:

_ Zaman kazanıyorum. Çok tatlısın… Ne yapayım? Bayan:

_ Teşekkür ederim… Sen de tatlısın. Ama… Adam:

_ Naz etme gel işte… Banyonun küveti ağzına kadar doldu. Yalnız bırakma beni. Bayan:

_ Olmaz. Utanırım seni öyle görmekten… Adam:

_ Daha neler? Sanki ilk kez görüyorsun beni? Bahane bunlar. Naz etme gel. Bunu da bir sürpriz kabul et… Bayan:

_ Ahh, sen yok musun sen? Bayan daha fazla direnip, itiraz edemedi… Yavaşça banyonun kapısını açtı. Arkadaşı çırılçıplak vücuduyla, bir heykel gibi durmuş, onu bekliyordu… Bayan, bir süre onu seyretti. Bayanın içi bir tuhaf oldu. Vücuduna tekrar ateş basmaya başladı. Gayri ihtiyari konuşarak adama yaklaştı:

_ Yanlış yapıyoruz… Amma, sana da hayır diyemiyorum, dedi.

Zaten bayanın üstünde de bir kilot ile bir sutyeni vardı. Henüz başka elbise giymemişti. Banyodan sonraya bırakmıştı. Yavaşça banyo kapısından süzülüp içeriye girdi. Arkadaşının yanına gitti. Karşı karşıya geldiler. Adam bayanın üstündekileri elleriyle çıkarıp soydu. İkisi de çırılçıplaktı şimdi… Birbirlerinin kollarına atılıp, sıkı sıkıya sarılıp, öpüşmeye başladılar. İki vücut birbirine değince çıldırmış gibi sarılmış, soluk almadan dakikalarca öpüşmüşlerdi. İkisi de kendinden geçtiler… Mutluluğun doruğunda kucak kucağa sanki dans ediyor gibiydiler. Bu haz, duyguların en uç noktasına taşımıştı onları. Zevkten, bayılacak noktaya gelmişlerdi… Bayan:

_ Seni seviyorum hayatım diye, inliyordu. Adam ise:

_ Kadınım. Bana bu güzellikleri yaşattığın için teşekkür ederim, diyordu.

Hayat; elbet devam ediyordu amma, orada zaman, o saatte durmuştu… Yalnızca küçük küçük mutluluk feryatları, kısa kısa çığlıklar, iniltiler yaşanıyor, duyuluyordu. Yaşam o an için gerçek anlamını tattırıyordu onlara.  Ve onlar için, gerisi boştu.

03. 10. 2008

Suat Tutak


DENİZ BİR BAŞKA GÜZELDİ (Bölüm-3) Ö Y K Ü

                 


  Ö Y K Ü

       Akdeniz Bölgesi’nin bu güzel sahil kentinde ikinci günüydü dostumuzun. Adam hem tatil yapıp stres atıyor, hem de huzur içinde hayatını yaşıyordu.

Evinde kaldığı bayan arkadaşı ona ömrünce tatmadığı, yaşamadığı birçok güzelliği, içine sindire sindire yaşatıyor, kendide yaşıyordu. İki tarafta memnundu hayatından. Bir gün, bir gecede bağlanmışlardı birbirlerine…

Bugün ikinci gündü. Bayan onu özel bir sahile götürmüştü. Özel bir mülktü burası… Kocası ile her yıl buraya gelip, bu özel mülk içindeki şirin iki katlı evi kiralayıp 15 – 20 gün kalır, tatil yaparlardı. Özel mülk olduğu için sahil kıyısı da özeldi ve hiçbir yabancı olmazdı. Yanlıca orayı kiralayanlar olurdu. Onun için de, o ikisinden başka o sahil evinde kimsecikler yoktu.

Sabah gelmişlerdi buraya. Bayan özel aracını kullanıp getirmişti onu. Öğlen yaklaşıyordu. Hava çok güzeldi. Sıcaktı ama hafifte bir rüzgâr vardı. Tatlı bir meltem esintisi insanın yüzünü yalarcasına okşuyordu… Sahilde yaşanacak ender günlerdendi. Bir saate yakın olmuş, evin kumsalında denize girmişlerdi. Deniz eve çok yakındı. Özel bir yolla evden sahile iniliyor, sahilde kayaların arasında, özel bir kumsalda güneşlenme imkânı veriyordu.

Kayalar arasındaki kumsal sadece evden görülebiliyordu. Başka yerlere görüşü kapalıydı. Çok güzel bir sığınma yeri, aşk otağı olarak kullanılabilirdi. Kumu da çok temiz ve de çok güzeldi. Kumsalın kenarına sokulunca, denizin dibi görünüyordu. O derece berrak bir suyu vardı. Bayan arkadaşına seslendi:

_  Ben çıkıyorum artık… Bir saattir suyun içindeyim. Yoruldum. Kumsalda biraz uzanacağım. Güneşlenmek istiyorum, dedi. Adam:

_ Su çok güzel. Ben az daha kalmak istiyorum. Sen keyfine bak. Az sonra ben de gelirim, diye cevapladı. Kadın suyun içinde dineldi. Kumsala doğru yöneldi. Adamsa, yüzmeye devam etti.

Kadın mini külotuyla, bir güzellik ilahesi gibi kumsala çıktı. Sutyeni arkadan bağlı, külotu da yanlardan kurdelalarla düğümlüydü. Kuşakları fiyonk şeklinde bağlanmıştı.

Denizin billur suları vücudundan süzülürken kumsalda yürüdü. Kumsala yakın kayaların arasına sıkıştırdığı örme çantanın içinden büyük bir havlu çıkarıp önce hafifçe kurulandı. Ardından suya yakın bir yere havlusunu kuma sererek boylu boyunca uzandı. O da ileri yaşlarda olmasına rağmen, çok güzel bir vücudu vardı. Ayaklarına deniz suyu vuruyor, dizine kadar ilerliyordu. Havlusu bile yarıya kadar ıslanmıştı. Her dalga gelişte dizlerine kadar ıslanan kadın, su vücuduna değdikçe içi ürperiyor, bir hoş duygular duyuyordu. Başındaki büyükçe, hasırdan yapılmış, güneşten koruyan fotür şapkasının altından ve güneş gözlüklerinin camının arkasından, denizdeki erkek arkadaşını izledi. Bir süre sonra yüzüstü kapanıp, ayaklarını bir parça daha deniz suyuna doğru soktu. Dalgalı deniz suyu şimdi, baldırlarına kadar ıslatıyordu onu…

Adam karşıdan bayan arkadaşına fark ettirmeden süzdü. Kumsalda bir denizkızı güzelliği ile uzandığını gördü. İçi bir hoş oldu. Duyguları yeniden canlandı. O an, ona sahip olmayı içinden geçirdi. Zaten, rüzgâr da biraz artmış, deniz dalgası çoğalmış, büyük dalgalar, köpüklü sularla sahili yalamaya başlamıştı. Kaslarının da biraz ağrımaya başladığını hissetti. Sahile doğru 4–5 metre yüzüp kumsala çıktı. Yavaşça bayan arkadaşının ayakucuna kadar vardı. Bayanda hiç hareket yoktu. Yüzükoyun uzandığı şekilde duruyordu. Sanki uyuyup kalmış gibiydi.

Bir iki adım daha gitti. Bayanın bacakları arasına diz çöktü. Yine bir hareket yoktu bayanda. Bu durumda adam da beline yakın suyun içindeydi artık. Dalga geldikçe ıslanan adam da bayan gibi bir hoş duygular duyup, içi ürperiyordu. Bu tarif edilmez duygular onun iştahını, arzusunu biraz daha çoğaltmıştı.

Adam hafifçe doğrulup, ayağındaki şortu tamamen çıkardı. İçinde kabaran duygular dayanılmaz olmuştu artık… Yine diz çöküp bayanın mayosunun alt kısmının yan tarafındaki bağlı kuşaklardan birini çözdü. Sonra öteki taraftaki kuşağı da çözüp mayonun arkaya gelen büyük parçasını aşağıya doğru kaydırıp, bayanın kalçalarını meydana çıkardı. Daha sonra hafifçe kadına doğru eğilip sırtından bağlı sutyeninin bağlı olan kuşağını da çözdü… İki parça halinde yanlara doğru attı. Şimdi ikisi de çırılçıplaktı. O an bayan adama doğru döndü.. İki çılgın vücut dalgaların arasında deniz vuruşları ile kendilerinden geçtiler…

Deniz suları kızarıp mor, mor karardığı zamana kadar bu sahil çılgınlığı devam etti. Gece karanlığı onların yorgun vücudunu o sahil kumlarında yakaladı. Onlar için hayat buydu… İki vücutta boşa geçen yıllarını yaşamaya çalışıyordu…

04. 08. 2008


KALP İLE AKLIN KAVGASI... DENEME

               DENEME

        Gümüş saçlı adam sessizce süzülen yaşlarını siliyordu elinin tersi ile... Nedendi bu denli sevgi? Nedendi, tutkuya dönen sevda? Bu çağda, Leyle ile Mecnun sevdası mı olurdu? Gülerlerdi insana... "Neden olmasındı!?" diye düşündü. Oluyordu işte... Bundan alası mı olurdu? İçinden bir ses; "Uyan yavrum uyan! Bu gaflet uykusundan... Kendini heder etme. Sağlığına yazıktır. Canına haksızlıktır " dedi.

         Şimdi; kalbi ile aklı cebelleşiyordu. Resmen kavgaya tutuşmuşlardı. Açık açık tartışıyor, ağız dalaşı yapıyorlardı şimdi. Bu kavga, büyük bir cingara dönüşecek gibiydi. Belki de sonunda; bir çözüm yolu bulamazlarsa bir dövüş olacak, belki silahlar, bıçaklar çekilecek, birbirlerine zarar vereceklerdi. Gümüş saçlı adam için için gülüyordu bu aklından geçenlere... "Yahu; ne menem sevdaymış bu böyle? İflah etmez bir gönül dalaşına döndü. Sanki Filistin'le İsrail savaşı... Ne bitiyor, ne tükeniyor, ne de acıması var..." diye, aklıyla tartışmayı büyüttü. Akıl bastıtıyordu öbür taraftan. "Gel gönlüm, vazgeç bu sevdadan. Hazan mevsiminde çimen yeşermez. Kökü çürüyen ağaç ölüme mahkumdur. Filiz verip yeşermez. Dalları çiçek çiçek olup meyveye dönmez. Onun sonu çürüyüp toprak olmaktır. Senin artık ne baharın kalmış, ne de yazın... Mevsimin hazan. kapıda bekleyen karakış... Gel kendine, aklını başına devşir. Yürü, git yoluna... Aldanma, duygularının kaynamasına. Mevsim hasat zamanı..

        Yıllar kurak gelmiş, toprak susuz kalmış... Çatlamış, yarılmış, suya hasret çöle dönmüş bir gönülde, vaha bulunmaz... Gördüklerin hep serap. Aldanıyorsun. kesinlikle kesin değil. Sen kalbinin sesine kulak verme. Gel aklını dinle, vazgeç bu sevdadan... Fantastik hayaller uyduran kalbine aldanma. Öfff öf... Ne sıkıcı bir durum.

        Kalbine uysan, yola devam etmelisin. Aklına uysan vazgeçmelisin... Ben, hangisine bağlanacağım. Bu durumda ne yardan geçebilirim, ne de serden... İkisi de imkansız. Ya, sevgiliye ne demeli? Ömrünce yıllar yılı hep gözyaşı olmuş sevdası. Ne inancı kalmış sevdaya, ne de güvenci... Ağlamaktan göz damarları kurumuş, yaş kalmamış. Umuda yolculuk yapmış yüce gönüllülükle amma huzuru bulamamış. Vuslatın tadına varamamış... Sevgi vermiş karşılıksız, geri alamamış. Aşk bahçesinin kapısından başını uzatıp içerisini görmüş, kapısından içeriye adım atamamış. her bahar mevsiminde sevinci yaşamak, içinde duymak istemiş. Bir rüzgar, bir tufan olmuş, ne bağ kalmış, ne bağban, ne de bahçesi...

         Geceler günleri, günler geceleri kovalamış heyhat... Herşey ağaran saçları gibi tarumar olmuş. Bunca yıkıntıdan sonra yeni bir baharı nasıl umut etsin, nasıl beklesin? O da haklı değil mi kendince? Nasıl kırılabilir, nasıl kızabilir o sevgiliye?

         Gümüş saçlı adam sevgilisi sanki duyacakmış gibi kısık bir sesle, "Sen, haklısın sevgili..." diye, içinden geçenleri yüksek sesle konuştu. karşısında değildi sevgilisi... Ancak bunu bilse de, farkında değildi seslice konuştuğunun. İçinden geçenleri söylüyordu. "Haklısın... Olmayacak duaya başladık.Kabul olmayacağını bile bile nasıl ( AMİN...) diyelim? Olası değildi bu vuslat... Akılda aynısını söylüyor. En güzeli, sanırım vuslattan vazgeçmek. Pekiyi; ya, yanan yürek ne olacak? Ona, ne cevap vereceğiz? yanardağ gibi yanan sevdayı, elinin tersi ile bir anda, bıçakla keser gibi parçalayıp kopararak, öteyen atabilecek miyiz? Bu da mümkün mü sizce? Uzun zaman yaşanmış, beslenip büyütülmüş, bir aşk, bir sevgi, bir sevda vardım yüreğini yakan. Bunu bir çırpıda yok saymak ne mümkündü?

          Gözlerinden iki pınarcık damlası, yanaklarına doğru akıp, sıcak sıcak yakmaya başladı. Kalbi, aklına isyan ediyordu... "Hayır, hayır, hayıııır..." Dudaklarına varan gözyaşlarının tuzlu tadını yudumlayan Gümüş saçlı adamın, o ıslak dudakları titriyordu şimdi... Yumruklarını sıkarak havaya kaldırdı. "Hayır, hayır...! Asla unutamam... Bunu, benden istemeyin" dedi. başını yastığına gömüp hıçkıra, hıkıra ağlıyordu artık...

       uzunca bir süre sonra sesi kesildi. Omuzlarının ve vücudunun sarsılması durdu. Sakinleşmişti. gece; uzun kara saçlarını onun yüzüne örtüyordu şimdi... Bir sevgilinin saçları gibi.

21.02.2009

Suat TUTAK     

SELAM SANA, ÖZELLERİN ÖZELİ... DENEME

                DENEME

         Neden bana bu acıyı veriyorsun? Uzunca, çok uzunca bir zamandır haber alamıyorum senden. Her türlü engeli, ihtimali düşünüyor, kabul ediyorum da, senin aramayışını kabul edemiyorum bir türlü... neden yapıyorsun bunu bana? Anlam veremiyorum fakat çaresiz boynumu büküp kabul ediyor, sessiz kalıyorum. Asla seni üzemem, biliyorsun bunu...

        Sen kelebek kadar narin, bir insan yüreği kadar da hassassın. Küçük bir çocuk kadar alıngansın. Senin bu yapını iyi biliyorum... Çünkü benim yapım da ayni, sana benziyor. Oradan biliyor, seni iyi anlıyor, içinde olduğun ruh yapını anında okuyor, seziyorum. Sanırım; ikimizin toprak mayası da aynı mayadan alınmış... Bu denli seni anlayabilmem, seni gözlerinden okuyabilmem, anında duygularını yaşayabilmem başka türlü açıklanamaz. Biz ruh ikiziyiz güzelim. Hem de tek yumurta ikizi... Bu özelliklerin başka bir açıklaması olacağını sanmıyorum.

        Aramızda bunca uzak mesafeler, denizler aşırı ülkeler varken, seni sensiz yaşamak, duygularını, ruh yapını aynen hissetmek, duymak başka nasıl açıklanabilir? Şimdi bir Şubat ayının üçüncü haftasına giriyoruz. Önümüzde bir bahar mevsimi var... Az bir zaman sonra kış boyunca çaresiz gibi uyuyan doğa ve toprak, yeniden uyanıp canlanacak. Çeşitli otlar, bitkilerin uyuyan tohumları çatlayıp canlanarak harekete geçecek, toprağın üstüne, yer yüzüne çıkacak. Yeryüzündeki tüm varlıklara "Merhaba...!" diyecekler. El sallayıp, baş kaldırıp öpücük gönderecekler. "Günaydın..." diyecekler. Ardından meyve ağaçları, meyveye gebe çiçekler açıp yeşil yapraklarını giysilerce giyerek, her biri bir gelin güzelliğince, yeniden meyveye duracaklar. Doğaya; sevgiyi, bereketi, güzelliği, huzuru getirecekler...

        Bense yine yalnız olacağım. Sensiz, yapayalnız... Yalnız geçen bir ömrün, bitmeyen bir yalnızlığına yine, devam ediyor olacağım. özlem ve acıyla geçen aylar boyu, hergün artan bir hasretle süren bekleyişim, biter mi umudu ile yanıp kavrulacağım. Umutlarım bitmese de; sen, yine gelmeyeceksin. Bekleyişler devam edecek... "Acaba bir gün gelir mi?" Umudu ile hasret yine yakacak içimi... Biliyorum ki artık sen gelmeyeceksin. Gelsen de, sevmekten geçeceksin... Ağır geldi sevdam sana. Fakat, benim umudum hiç bitmeyecek.. Sevgimse katlanarak büyüyecek. Ne zamana kadar mı, taa ki kalem elimden düşüp, kalbimin atışları duruncaya kadar...

         Göz pınarlarından süzülen iki damla yaşın yakıcı sıcaklığını dudaklarında hisseden gümüş saçlı adam, elinin tersi ile onları sildi... Amma; ardı arkası kesilmeyen sıcak göz yaşları, yanaklarını yakarak, akmaya devam ediyordu. Elinde değildi onları durdurmak... İçi yanıyordu. Yüreği tutuşmuştu. Gönülden kopup geliyordu bu yaşları... Nasıl durdursundu!? Gümüş saçlı adam; ağaçtan çakma (eski tip) divan üstündeki bekar yatağı, yalnızlıklarının dostu her zaman yazılı olan döşeğine, battaniye üstüne sırt üstü uzandı. İki elini de başının altında kenetledi. Başını avuçlarının içine koydu. Gözlerini bir noktaya sabitleyip, odasının tavanını seyretmeye koyuldu. Gözlerinden sızan yaşlar, iki kulağının yanından akıp, yastığını ıslatıyordu. Bazen de kulaklarının içine akıp yaşlarla dolduruyor, küçük küçük iki yapay gölcük oluşturuyordu...

         İçin için derince, birkaç kez göğüs geçirip doğruldu. kağıt kalemi tekrar eline alıp, yeniden yazmaya başladı... " Hatırlarsan kızardın hep bana. (UMUDUMU YİTİRİTYORUM..!" dedikçe... Ölümü, ölüm sözünü duymak istemezdin hiç. (NE OLUR, ÖLÜMDEN SÖZ ETME...) derdin. Fakat bense, sık sık söz ederdim ölümden. Çünkü ölüm; yaşamın, bir kaçınılmaz gerçeği idi... uzun süren ayrılıklar, beni hep umutsuz yapar.

Sana kavuşmadan ölüm gelecek, gözüm açık gidecek diye, söz ederdim. Sense; (VUSLATA ERMEDEN) ölümü kabul etmezdin...

          Görüyor musun? Ben, yine haklı çıktım. Yakınlarda iken hasrettim sana... Şimdi de denizler aşırı uzaklara gittin. Nasıl kavuşup hasret gidereceğiz? Söyler misin!? Önceleri gün aşırı veya hergün görüşüp, dertleşerek duygularımızı paylaşıyorduk. Şimdi; haftala, aylar geçiyor da yine görüşemiyoruz. Söyler misin?  Haksız mıyım? Sitemim yerinde değil mi? Çok şeyleri unuttum artık sen olmayınca... Herşeye boşverdim. Yaşamışım, yaşamamışım farketmez oldu.

           " CANIMSIN..." diyenim yok. "SEVİYORUM" diyenim sustu... Kalbimin sızısı arttı. An geliyor, iğneler saplanıyor yüreğime... İnan, acısına dayanamıyorum. Ve o anlar, acımı durduran tek şey, tek umudum "SENİN SEVGİN" oluyor. Sonra da Azrail'e dönüp "BEN HENÜZ GELMİYORUM" Sevdiğimi bekleyeceğim. O gelmeden, ona kavuşmadan gelmeyeceğim, diyorum. O da, bu yüce sevdaya boynunu büküp bekliyor. "Böylesi sevdaya, yalnızca saygı duyulur.." diyerek, dönüp gidiyor. Eğer merak ediyorsan; işte böyle gaçiyor, sensiz günlerim...

            Korkma, sen gelmeden bir yere gitmeyeceğim. Hele bir; birazcık başımı dizlerine koyayım. Gözlerine dalıp, sevgi okyanusunda boğulayım. Ondan sonra... Sonra düşünürüz güzelim.

            Gümüş saçlı adam yazdığı kağıdı katlayıp, dudaklarına götürürken, Yine gözlerinden iki damla yaş o kağıda damladı... Dudaklarını o yaşlara değdirip öptü. Öptü... Kalbinin üstündeki gömlek cebine, itina ile yavaşça koydu. Tekrar yastığına bıraktı kendini. Az sonra yavaş yavaş kapandı... Bekar odasının bekar yatağında bir sessizlik, sevda türküsü söylüyordu şimdi. Nenni niyetine...

15. 02. 2009

Suat TUTAK


ÇIĞLILĞIN ADIMLARI... (Şiir Kitabı Tahlili)

(Şiir Kitabı Tahlili)  

 


"ÇIĞLIĞIN ADIMLARI" nı okuyorum kaç gündür. kuyup geçtiğim şiirlerinde seninle birlikte,seni ve senin hayatını, mısra mısra bende aynen yaşıyorum. Ve seni, her okuduğum şiirinde daha iyi tanıyorum. Sanki tüm yaşamını o mısralara, o mısra aralarına bir bir yerleştirmiş, nekşetmiş gibisin...Sende özel, sende gizli olan yaşamının gizlerini artık, bir bir çözüyorum. Ne güzel de anlatmışsın her olayı tek tek... Şimdi sana daha da hayranım. Yalın bir dille, çocukça bir saflıkla, şiir diliyle yaptığın anlatım, beni çok etkiledi. Şunu yürekten söylüyorum. Birçok edebiyatçı seninkadar saf bir dille, bu kadar yalın bir anlatımla Türkçe'mizi kullanamaz. Mısralarında hiç de yalancı ve yabancı kökenli söz ve dil kullanmadan, öylesine anlaşılır, öylesine öz Türkçe kelimeleri seçip kullanmışsın ki,her okuduğum mısradan sonra sana olan hayranlığım bir kat daha arttı.Kutlarım seni sevgili dostum. Gerçekten özelliğini,özelkişiye yakışır bir şekilde ortaya koymuşsun. Çok çok özel olduğunu, özel bir insan olduğunutekrar tekrar göstermişsin... Seninle gurur duydum.

Türkü türkü coşmuşsun şiirlerinde. Biliyor musun? İnsanın sana aşık olası geliyor. Çok özelsin. Söyler misin? Niye bu kadar güzelliklere sahipsin? Hayat dolusun. neşelisin. Huzur ve mutluluk saçıyorsun. Çiçeği gören arılar gibi, pekmezin kokusunu alan sinekler gibi insanlar sen den ayrılmak istemiyorlar. Bu kadar tatlı, bu kadar sevecen, bu kadar cana yakın olman mı gerekliydi? Niye böylesin sen? Daha doğrusu böyle nasıl olabildin? Olabiliyorsun... Çok insan için imkansızı, zoru nasıl da başar mışsın. Gel de hayran olma? Gelde, seni sevme... Gel de diz çöküp dizlerinin dibine, köleliği kabul etme. Sen böyle olunca, seni tanıyan insanlar, senden nasıl kopsun, ayrılsın? Ayrılabilsin... Bu mümkün mü? Hayatta değil. Benim için hiç değil. Ne yapacağım ben seninle, senin bu cana yakınlığınla? Sen bir kişiye ait olamazsın artık... Topluma mal olmuşsun. İnsanlar seni alıp bağrına basmışlar... Hepsinin sevgilisi olmuşsun. İDOLÜ olmuşsun. Bu saatten sonra seni kim elinden bırakır, gönlünden çıkarır, kalbinden silebilir? Bu hiç olmayacak şey... İmkansız.

Gözüm korktu senden... Sen, kimseye ait olamazsın, kimseye bağlanamazsın. Tek kişiyle yaşayamazsın... Paylaşmanın tadına varmış, öğrenmişsin. Tek kişinin sevgisi sana yetmez artık. Eski çağlardaki gibi sevginin TANRIÇASI olmuşsun, güzel dostum... Sana sahip olmak zor. Çünkü tüm insanlar; senin sevgilin olmuş, hayatın olmuş... Gördüm ki; herkes gözünün içine bakıyor, senden başkasını görmüyor.Kıskanmadım desem yalan olur. Hem sevdim, hem kıskandım, hem de daha çok hayran oldum. Değerini daha çok öğrendim. Döndüm sonra kendimden gurur duydum. Senin gibi ender bulunacak bir insanı kendime, gönül dostu seçtim diye... Evet sen, müstesna bir insansın. Sıra dışı bir özelliğin var. Allah'ın özenerek, özel yarattığı insanlardan birisin.

İyi ki seni tanıdım. İyi ki senin arkadaşın oldum. Dostun oldum. Özelinin özeli oldum. Bu bana büyük gurur verdi. Mutluluk verdi. Amma şimdi korkuyorum... Özellerin özeli olan bir insanı, arkadaşımı yani seni, diğer insanlarla nasıl paylaşırım? Şimdilerde bu sorunun cevabını aramaya başladım. Bana yardımcı olur musun? Biliyorsun önceleri zaten, sensiz olamazdım. Şimdi sana daha çok ihtiyacım var... Ne olur yardım et. Şimdi ben ne yapacağım? Elini uzat bir daha ne olur? Ver avuçlarıma. Ve, kilitlensin parmaklarımız... Bir daha ayrılmasın. Olur mu? Özel sevgilerin özeli kal. Ne olur, bu iyiliği yap bana... Sevgiyle kal olur mu?

 

 

 

02. 11. 2008

Suat TUTAK   

 

İZLERDEKİ SEN...(Şiirlerim)

            


Ayak izlerinde sen vardın

Ve senden kalanlar...

Doğuma hazırlanıyordu gece

Ve tan vakti,

Altın saçlı

Deniz gözlü

Çocuğu kucaklamaya...

Yıllarını

Bir damla yaşta toplayan adam

Vurdu bohçasını omzuna

Sessizliğin hıçkırıklarla

Alkış tuttuğu sokaklarda

Gidiyordu bir bilinmeze...

Bohçasında umutları

Yüreğinde sevdası

Yaşların isyanı

Güneşi görmemiş gülüşleri

Bükülen boynu

İlerliyordu bir adam

Sessizce adım adım

Kaldırımda bıraktığı anıları...

Sen vardın ayak izlerinde

ve, senden kalanlar...

Doğuma hazırlanan gecede

Çığlık çığlığa hasret

Bu yolculuğun vazgeçilmezleri,

Sevinçleri

Beklentileri

Gönlümün yediverenleri

Gül dikenine asılı kalan

Bülbüllerin dilleri

Hepsi...

Ama hepsiyle birlikte

Adım adım küçülüyor

Karanlıkla birlikte

Gecenin son demlerine

Gelin oluyordu umutlar.

Yaşam rakkaseleri

Sarhoş saatlerini

Kurban ediyordu

çilingir sofralarına.

Kaldırımda

Silinmeyen ayak izleri

Ve seninle sessiz,

Seninle sensiz sessizlik...

Sen vardın ayak izlerinde

ve, senden kalanlar...

Son kez baktı ardına

O bilinmezin yolcusu

Yaş yaş olan gözlerle

Dudaklarda ölesiye

Ölesiye bir ses...

Seninle sensiz olsam da

Sarayına esir olsam da

Her an seninle

Doğup ölsem de

Seviyorum seni işte,

Seni seviyorum...

Bak gönüller sultanım

Şu Eylül gecesine bak

Sana aç,

Sevgine aç,

Uykusuz gözlerime bir bak...

Orada güneşin saçları var şimdi

Sen yoksun.

Yine yoksun sen...

Aydınlığa yenilen kalbimde

Ve sönmek üzere karanlıklarda

Üşümüş ayak izlerinde

Bohçamdaki sevdamda

Sen varsın,

Ve, senden kalanlar

 

13. 02. 2009

Suat TUTAK

SENİN DÜNYAN BENİM, BENİMKİ DE SEN...(Şiirlerim)


 

Resmine baktım bugün doyasıya

 

Ne yazık tüm çabalarım boş

 

Ne gözlerim yoruldu

 

Ne de gönlüm doydu sana...

 

Ne kadar zormuş

 

Ne yamanmış

 

Sevda okyanusunda yüzmek...

 

O okyanusa düşerken

 

Dibe çökerken

 

Yardım feryatları ile çırpınırken

 

Boğulmadan önceki

 

O son damlayı yutarken

 

Seni aradım canımın içi...

 

Her çırpınışımda adını haykırdım hece hece

 

Her çabam boştu...

 

Yoktun ki yanımda

 

Sen yaman bir yüzücüydün deniz kızlarınca

 

Ben acemi çocuk

 

Anlamıyordum hiç yüzmekten,

Bilmiyordum

 

Bilmiyordum su üstünde durmayı,

Tutunmayı

 

Sen öğretecektin bana yüzmeyi...

 

Söz vermiştin güzelim hatırlasana,

 

Ölü gibi

 

Hiç çırpınmadan

 

Ölümden hiç korkmadan

 

Sana güvenip, inanarak

 

Duracaktım ben

 

Sevda okyanusunun dalgaları arasında

 

Sessizce, cansızca, kendinden emin

 

Sen olacaktın değil mi,

 

Kollarımın arasında...

 

 

Hani nerdesin vicdansız sultanım

 

Sevda okyanusunun son yudumunu içtim

 

Boğuluyorum bak...

 

Son nefesimi güçlükle almaktayım,

 

Gözlerim sevda sahillerinde

 

Seni gözlüyor

 

Seni arıyor,

 

Kalbim seni istiyor

 

Gönlüm son iniltilerde

 

Uzanan yaşlarım dudaklarıma vardı şuan...

 

Bak, yine yalnız koydun beni.

 

Nerdesin güzeller güzelim

 

Nerdesin umudumun son ufku...

 

Nerdesin yaşamımın son durağı

 

Nerdesin sevdasına doymadan boğulduğum...

 

Sen neredesin ???!

 

Söyler misin özelim, özel varlığım

 

Hiç gelmeyecek misin?

 

 

Bak ellerin sıcaklığı avuçlarımda

 

Sıktığım parmaklarına neler anlattım

 

Koca bir ömrün romanını sığdırdım

 

O birkaç dakikaya...

 

Beni anlıyorsun değil mi?

Beni anlıyorsun?!

 

Biliyorum sevgilim,

Biliyorum duygularını

 

Anlıyorsun beni sen...

Parmakların anlattı bana.

 

Dudakların da bana yeminini tekrarladı

 

Bu bana yetti canımın içi...

Bu bana yetti güzelim

 

Ölsem de o okyanusta önemli değil...

 

Biliyorum ki sen benimsin

 

Kalbin benim

 

Sevdan benim

 

Ve senin dünyan yalnızca benim.

 

 

Suat TUTAK

 

29. 10. 2008

YOLCULUK... (Şiirlerim)



Bir Temmuz gecesindeyim
Gecenin ilerlemiş bir demi
Sevgililerin
Hemsevda oldukları an...

Açık penceremden
Hırsız gibi giriyor ay ışığı
Tatlı bir rüzgar
Yalıyor sanki
Tutuşan çıplak bedenimi...

Başucumdaki aynada
Dans ediyor çılgınca
Sessizce inleyen ayışığı...
Umutsuzluk değil bedenimi kavuran ateş
Sevgiye açlık
Sana açlık
Doyumsuz duyguların
Yangına dönmüş hali...

Yoksun yine günlerdir
Buhar olup uçmuşsun dünyamdan
Nedendir bilmem
Sanki yaşamın sonu geliyor bana.
Ecelin nefesi boynumda
Seni hiç görememek
Bal rengi gözlerine bakamamak
İpekten kaygan tenine
Elimi sürememek
Güzelliklerini
İçime sindirememek korkusu bu...

Haydi gel
Bitir özlemi
Durdur zamanı
Hayaller, düşler bitsin
Çık gel. Çık gel...
Gel artık şu ışıkların arasından.

Geldim işte...
İşte ben geldim
Demeni istiyorum.

Alev alev yanan
Şu tutuşmuş tenime
Küçük buseler koyarken
Deniz rüzgarlarınca
Tenime esmeni
Ay ışığıyla odama sızmanı
Geceme dolmanı istiyorum...
İstemek yetmiyor güzelim
İstemekle olmuyor.
Derin derin nefes alıp
Büküyorum boynumu...

Birden aynam kararıyor
Bir bulut gelmiş
Mehtabı kucaklamış
Belli ki, belli ki...
Onlar da hasret gideriyorlar.

Penceremde sertleşen
Deniz rüzgarı
Bir üşümek giriyor içime
Bir titreme sarıyor beni
Kararmış gecenin
Soğuk penceresini örtüyorum.
Dışarıda Ağustos böcekleri
Bir sevda senfonisi tutturmuş
Kendimi yatağıma atıyorum.

Sensizlikten ağırlaşan gözlerim
Küsüyor dünyaya
Gözkapaklarım yarı kapalı
Bir yalnızlık salına binmişim
Özlemin olmadığı
Bir yolculuğa çıkıyorum...

12. 02. 2009
Suat TUTAK
Saart: 22.55 


O KADAR CANDAN ÇAĞIRMA, NE OLUR. SEVEBİLİRİM...

 

 

    Suat TUTAK'IN

    ÖZGEÇMİŞİ

 Bu güzel sitenin can dostları, sevgili ziyaretçileri, yazarları, kalemşörleri, beni de bir gönül dostu kabul edip, aranızda yer verirseniz mutlu olup, sevinirim. Ben gazeteci, yazar ve şair Suat Tutak, 1960 yılından buyana yazıyorum. Şuan Aydın ili, Söke ilçesinde ' SÖKE ŞAİRLER VE YAZARLAR DERNEĞİ ' nin kurucu üyelerinden bir kişi olarak dernek başkanı görevimi yürütüyorum. Emekli bir devlet memuruyum.
Derneğimiz 2001 yılında kuruldu. 2002 yılında ' SARIZEYBEK ' adlı Edebiyat, Kültür, Sanat ve Turizm içerikli bir dergimiz var. 2 ayda bir yayınlanıyor. Bir de internet sitemiz var. İnternet sitemizin adresini veriyorum; (
http://my.opera.com/sokesairlerveyazarlar/blog/) bu siteye yazılarınızı ve şiirlerinizi gönderip yayınlayabilirsiniz. Oradan derneğimize de ulaşıp üye olabilir, 'Sarızeybek ' dergimize abone olabilir, yazışabilirsiniz.
Sitenizde bu ilk yazımı yayınlarken; 1980 yılında yayınlanan ilk şiir kitabım olan ' SEVGİ BAHÇESİ ' nin önsözün'den bir alıntı yapıp, ardından da aynı kitabımdan birkaç şiirimle sizlere 'MERHABA ' demek istiyorum. Tabii ki izninizle... Daha sonra ki, ikinci yazımda da 1998 yılında yayınladığım ikinci şiir kitabım olan ' CANIMSIN TÜRKİYE'M ' den örnek şiirlerimden alıntı yapıp sohbetimize devam etmeyi arzuluyorum. Ardından da, yeni kitap ve yazılarıma sıra gelecek...
Efendim, şimdi sizlere, ilk kitabım ' SEVGİ BAHÇESİ ' nin önsözünden bir alıntıyla ' Merhaba ' diyorum.

(.... Edebiyat abidesine yükselen merdivenin ilk basamağına adımımı atarken, o çarpıcı havanın heyecanı ile titremekteyim. Abidenin basamakları o denli sarp, o denli kaygan ve meyilli ki, bir an başım dönüp düşebileceğimi düşünüyorum. Endişeliyim de..
İnanmalısınız ki, biraz da korkuyorum. Ömürlerini edebiyata hizmet için harcamış büyük üstadların, eserlerinin sergisinde güçsüz, küçücük bir kitapçıkla bulunmak, anlam bakımından yüce bir şey... Jüri (Seçici Kurul) sizsiniz. İnanıyorum. Güveniyorum. Oysa, onca güçlü, kalıcı, çarpıcı eserlerin arasında dikkati çekmek çok zor.
Ancak, bir iddiam yok. Ben de edebiyatın çeşitli dallarında varlık gösterebilmek için, 20 (şimdi kırk oldu) yılı aşan, bir çalışma emeğimi verdim. Ama ömürlerini harcayan ' Edebiyat Savaşçıları ' nın yanında, yirmi yılın, kırk yılın sözü mü olur?
Her şeye rağmen bir nokta, bir çizgi değerinde dikkatinizi çekebilirsem yine de mutlu olurum. Sevgi ve saygılarımla.

Suat Tutak 
 
 
ESERLERİ
Sevgi Bahçesi,1980, Canımsın Türkiye'm 1998, Çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmakta olan yazı ve şiirlerim. 
 

 SUAT TUTAK'IN İNTERNET SİTELERİNİN LİSTESİ

1)- http://my.opera.com/suattutak/blog
2)- http://www.antoloji.com/suat_tutak
3)-
http://www.alanturka.com/suattutak
4)-
http://suattutak.azbuz.com/index.jsp
5)-
http://mysite.mynet.com
6)-
http://www.mynet.com/2008/12/18/71525
7)- http://www.hi5.com/friend/displayHome.Page.do
8)-
http://tr.dad.net/suattutak/
9)- http://www.dada.net/suattutak
10)-http://suattutak1.blogcu.com/30186951.html. (SEVGİ GÖZYAŞI DEĞİL MİDİR?)
11)-http://suattutak2.blogcu.com/6632851 (DOSTLUĞA AÇILAN PRNCERE)
12)-http://suattutak1945_siir_edebiyat-bloggum.com
13)-http://resimlerim.bloggum.com/index.html.
14)-http://suattutak.blogder.com (SEVGİ HARMANI)
15)-http://www.resimlerim.bloggum.com/ (Resimlerim sitem)
16)-http://www_eski_dostlar.bloggum.com/ (Eski Dostlar, Wski Dostlar)
17)-http://tr.netlog.com/go/login/suattutak
18)-http://www.mynet.com/2008/12/19/65995
19)-http://www.faceboo.com/home.php?
20)-http://www.perfspot.com/home.asp
21)-http://www.edebiyatdefteri.com/indexasp?istek=sayfam